Özellikle Almanya`ya (Hannover) ilk geldiğim gün, yani 9 Eylül 2006 tarihi belleğimde
hep diri. Bu anlamıyla insan yaşamında yeni başlangıçlara kulaç atarken ‘Merhaba!’
sözü hep ayrıcalıklı. Fakat kişi nereye ve niçin gittiğini bilse de yaşamaya
koyulunca işler hiç de kolay yürümüyor. Bilindiği gibi en önemli bariyer ya da
sancı, o ülkenin dilini öğrenebilme meselesi oluyor. Sonrasında gittiğimiz ya da vardığımız ülkenin kültürü,
alışkanlıkları vs. merak konusu olduğu gibi anlama çabasını da biz serüvencilere mutlak bir ödev olarak önümüze
koyuyor.
Bir başka konu da Türkiye`de yaşadığım onca zamandan sonra burada
geçirdiğim yirmi yılın bana kazandırdıkları neler diye soracak olursam, elbette
çok şey var... Gezip gördüklerim bir kenarda dursun; yaşadıklarım, edindiğim
izlenimler, değişikler ve yenilikleri anlatmak isterim bu yazı sayesinde.
En başta kültürel olarak zenginleşmek en kaçınılmazı, örneğin haritada
sadece ismini bildiğim ülkelerin insanlarıyla tanışıyor olmakla birlikte
arkadaşlık kurmak, hatta dostluk derekesinde ilişki geliştirebilmek kıymetli.
Böylelikle bir nevi o ülkelere küçük gezintiler yaparcasına başka yaşamları
tanımak oldukça önemli. Sonra başka bir dili yani Almanca`yı hayatıma katmak
hiç kolay olmasa da -günü kurtarıyorum esasta- bir dilin içine girmek gerçek
anlamda farklı bir konu tabii. Çünkü konuştuğumuz dil sadece anlaşma aracı
olmayıp, derinlikli düşünme ve insan yaşamındaki anlamlar üretebilmenin
kaynaklarından biri aynı zamanda.
Diğer yandan mesleki olarak kendime olanaklar/fırsatlar yaratmak pek de kolay olmadı. Fakat sürdürülen ısrarlı çaba, bir biçimiyle bize aralanan kapı/lar anlamına geliyor, bunu nereden mi biliyorum diye soracak olursanız; kendi yaşam deneyimim sonucu edindiklerimden... Çünkü yıllar yılı kendimizde biriktirdiklerimizi, çabayla harmanladığımızda kendini gerçekleştirmek olarak karşımıza çıkıyor. Kişinin kendisini gerçekleştirebilmesi pek tabii içinde bulunduğumuz konum, ortam ve olanaklarla örülü geniş bir zamanı kapsıyor. Öğretmenlik mesleğimi icra etmenin yanında müzik alanında da kendimce epeyce yol aldım, bundan sonrasında nerelerde duraklarım, hangi çalışmalarda yer alırım doğrusu bilemiyorum.
Stadtteilzentrum Nordstadt Bürgerschule Konser afişi
Bir başka önemli mesele de yazı yazmanın keyfine varmış olmam. Elbette daha
öncesinde de kendimce karaladıklarım vardı, fakat yazılarımı esasta burada oluşturdum
ve çeşitli mecralarda okuyucuya da ulaştı. Yazı yazmak diğer bir anlamda;
kullandığımız/konuştuğumuz dili yetkinleştirmenin yegâne araçlarından biri
olduğu gibi, düşünme eylemini de derinleştiren bir öneme sahip. Bu anlamıyla, kendime
dışardan bakabildiğim en gerçek yerin yazmak olduğunun farkındayım ve bu
tutumumu sürdürmek niyetindeyim.
İstanbul`dan edindiğim sanat etkinliklerine olan ilgim ve takip etme hevesim hiç eksilmedi. Öncelikle burada yaşamını sürdüren, yüksek düzeyde müzik eserleri yazan ve icra eden müzisyenlerle tanışmak, konserlerini dinlemek en büyük keyiflerimden biri. Diğer yandan izlemeye değer sinema filmlerini takip edebildiğim gibi, tiyatro ve kimi opera eserlerini de izleme imkanım oldu. İnsan varlığının kültür kalıntılarını bizlere yansıtan müzelerin yeri, benim açımdan önem arz etmeye devam ediyor. Ve tabii kütüphaneler, halen en göz kamaştırıcı mekanlar olarak duruyor.
Türkiye`de kalsaydım göç, ana dili, ırkçılık, yabancılık... gibi temel
soruları kendime bu denli sorup, cevaplar arama merakım olur muydu acaba? Yaşadığım
Aşağı Saksonya Eyaleti`nde 13 Eylül`de belediye seçimleri olacak ve bu kez
bende ilk kez (Şubat 2026`dan itibaren
edindiğim çifte vatandaşlık hakkımı kullanarak) oy kullanacağım. Bilindiği gibi
Avrupa ülkeleri de dahil, son süreçte tedirgin edici boyutta sağ popülist
partiler yükselişte. Bu nedenle her zaman olduğu gibi şimdi de seçim kampanyalarının
vazgeçilmez konusu biz göçmenler yani insan yaşamı üzerinden pazarlıklarla
yürüyor. Oysa insanlık tarihi göçler tarihi desek de yazsak da, ırkçı söylemler içine gömülen topluluklar için
bu anlatıyı okumak ya da duymanın hiç bir kıymeti yok sanki. Şu ana dek
ırkçılık, dışlanma ya da ötekileştirilme gibi durumlara kaba biçimiyle maruz
kalmasam da; ırkçılığın, ötekileştirmenin ve dışlamanın halen siyaset
arenasında ve dünya konjonktüründe geçerli bir akçe olduğunun farkındayım.
Avrupa özgülünde Almanya için sosyal yaşamın sınırlılığından hatta
yalnızlıktan bahsedilir, oysa her toplumun sosyalleşmedeki edindiği
alışkanlıkları ve davranışları farklıdır. Toplumlar, üretim biçimlerinden kaynaklı
edindikleri kültürel kalıplarıyla beraber sosyalleşme tutumlarını da oluşturuyorlar.
Göçtüğümüz ya da vardığımız toplumun; işten güçten arta kalan zamanlarında
neler yaptıklarına, dahası nasıl eğlendiklerine de kulak kabartmak gerekiyor.
Oysa gitmek eylemiyle birlikte ‘Hoşça kal!’
deriz geride bıraktığımız her şeye... Varabilemek ise serüvenci olmanın kabulü ve içten gelen bir ‘Merhaba!’ sözüyle başka bir evre sunar insan yaşamına.
Göçlerin sayılamayacak kadar çeşitli sebepleri barındırdığını biliriz. En bilineni savaşlar, iklim koşulları, daha iyi bir yaşam, eğitim, evlilik, macera aramak ya da belki de kendinden kaçmak... gibi sebeplerle örülü bir durumdan bahsediyoruz. Benim açımdan da sözünü ettiğim memnuniyet ya da kendini gerçekleştirme çabasını tek başıma yürütebilmem mümkün değildi. Bir Yirmi Yıl Anlatısı`nın, diğer adıyla geliş/varma sebebim olan ve bunca hoşnutluğun arkasında duran iki kişilik geniş evrenimizin yanı sıra; dostlarımız ve akrabalarımızla birlikte her gün öğrenmeye ve gelişmeye devam ediyoruz. Özellikle İstanbul`dan her ayrılışımda burukluk hissi içimi kaplasa da, tekrar bıraktığım yerden akan zamana ve yapacaklarıma koyuluyorum.
İki farklı coğrafyaya/kültüre bölünmüş hayatımda şimdiye dek olduğu gibi, bundan sonrası içinde zamanı genişleten
dostluklar, hayatı zenginleştiren deneyimler ve iyiliklere tutunmayı öğütlüyorum kendime.
Özden Çiçek
07.09.2026/ Hannover

